9 Haziran 2010 Çarşamba

(DK '10) Açılış Golünü At, Pazubandı Kap!


Almanya, Dünya Kupaları'nda 3 kez açılış maçını oynadı. 1978 ve 1994'te son şampiyon olarak, 2006'da da ev sahibi olarak, ilk maçı oynama hakkı kazandılar.

1978'de Polonya'yla oynadıkları açılış maçı golsüz bitti. 1994'te ise Bolivya'yı 1-0 yendiler. O maçın tek golünü atan Jürgen Klinsmann, 4 yıl sonra Fransa'da, takım kaptanı olarak forma giydi.

Almanlar, 2006'daki açılış maçında da Kosta Rika'yı 4-2 mağlup ettiler. Maçın ve dolayısıyla turnuvanın ilk golünü atan Philip Lahm, kaptan Michael Ballack'ın sakatlanıp kadrodan çıkarılmasıyla, Güney Afrika'da Alman Milli Takımı'nın kaptanlığını yapacak.

Kısacası; istatistiklere göre, bir Alman'ın Dünya Kupası'nın ilk golünü atması demek, bir sonraki kupada takımın kaptanlığını yapması demek.

8 Haziran 2010 Salı

Eleştiriler ve Paralel Evrenler


Eleştirmek, toplumumuzun -bana göre- en büyük hobisidir. Eleştiriyi yargılama, tartışma, sonuç bulma amacıyla değil de daha çok vakit geçirme amacıyla yaparız. Bu televizyonlarda da böyledir, gazetelerde de böyledir, sokakta da böyledir. Eleştirirken genelde benim olumlama dediğim aktiviteyi gerçekleştiririz. Yani bir konuyu olumsuz durum olarak alıp, bunun geçmiş zamanda nasıl olumlu halde olabileceğini, içinde "ben demiştim" kalıbını kullanma mecburiyetiyle birlikte ortaya koyarız.

Ben de futbol tarihimizin gelişimine katkıda bulunan anlardan birini kırılma noktası olarak alıp, bu andan itibaren bir paralel evren düşündüm. Bakalım nasıl olmuş.



Tarih 8 Eylül 1996. Galatasaray Fatih Terim'i takımın başına getirmiş. 2 yıl üstüste şampiyon olamamış takımda tek beklenti şampiyonluk. Takıma Hagi de katılmış ve Hagi'nin iyi performanslarıyla ligin ilk 2 maçı kazanılmış. Ligin 3.maçı Kocaelispor deplasmanı ve skor beraberlik. Derken içerideki Fenerbahçe maçı geliyor, ve Fenerbahçe çok rahat bir şekilde Ali Sami Yen Stadı'nda 4-0 kazanıyor.

Herkes şaşkın ve üzgün. Kimi Fatih Terim'in yetersiz bir teknik direktör olduğunu, kimisi de Galatasaray'ın ağırlığını kaldıramadığını söylüyor. Eleştirilerin biri bin para. Yönetim baskılara dayanamıyor ve Fatih Terim'i takımdan gönderiyor.

Galatasaray'dan kovulan Fatih Terim birsüre işsiz geziyor. Devre arasıyla birlikte ortasıralarda oynayan bir takımın teknik direktörü oluyor. Fakat burada iyi bir performans gösteremiyor ve sezon sonuna doğru takımın küme düşme hattına yaklaşmasıyla birlikte takımdan ayrılıyor. Bu arada Fatih Terim'in yetersiz olduğunu defalarca tekrarlayan spor yazarları "ben demiştim" diyerek haklı çıkmanın gururunu yaşıyorlar.

Galatasaray'ın başına Kalli geliyor. Kalli'nin gelişiyle birlikte defansı sağlama alan bir futbol oynayan Galatasaray, iyi bir seriyle şampiyon oluyor. Camia mutlu, yönetim gururlu. Fatih Terim'i göndermenin ne kadar doğru olduğu konuşuluyor.



Ertesi yıl da Kalli ile Galatasaray şampiyon oluyor. Fatih Terim yılı işsiz geçiriyor, Rıdvan Dilmen ise 2.Lig'de teknik direktörlüğe başlıyor.

1999 ve 2000 yılında Beşiktaş şampiyon oluyor. Galatasaray Kalli'yi gönderiyor. Rıdvan önce Malatyaspor'u 1.Lig'e çıkarıyor, sonra da Bursaspor'u UEFA Kupası'na taşıyor. Geçen 4 yıllık periyodda Şampiyonlar Ligi'nde alınan en yüksek puanı 7 puan ile Beşiktaş alıyor. Galatasaray ise 2 yıl üstüste 4 puan alıyor.

Fenerbahçe ise 5 yıl süren şampiyonluk hasretinden sonra, Rıdvan'ı büyük kamuoyu desteğiyle teknik direktörlüğe getiriyor. Camia umutlu, taraftarlar mutlu.


Rıdvan Fenerbahçe'yi 3 yıl üstüste şampiyon yapıyor. Fenerbahçe Türkiye'nin en büyük takımı. Yeni stadıyla birlikte diğer takımlardan üstün olduğu her platformda konuşuluyor.

Şimdi biraz ileri saralım.

Yıl 2005.

Fatih Terim. Televizyonda yorumculuk yapıyor. Programın vizyonu da şu, "Fatih Terim Güntekin Onay'la birlikte haftanın maçlarını yorumluyor."

Rıdvan Dilmen. Teknik direktör. Fenerbahçe'yi 4.yıl şampiyon yapamadığı için kovuldu. A Milli Takım'ı çalıştırıyor. Takımın Euro 2004'e katılmasını sağlayamadı ama halk onu seviyor ve güveniyor.

Faruk Süren. Eski Galatasaray Başkanı. Onu diğer başkanlardan ayıran bir farkı yok.

Gheorghe Hagi. Kalli ile bir türlü anlaşamadı. 2.yılının devre arasında takımdan ayrıldı ve Romanya'da bir takıma transfer oldu. Şu an ne yaptığı bilinmiyor.

Claudio Taffarel. Brezilya'da bir kilisede rahiplik yapıyor.

Özhan Canaydın. Rekor oyla seçildiği Galatasaray Başkanlığı'nda, 10 yılda 7 şampiyonluk, Avrupa'da çeyrek final vaat etti. Takıma dünya yıldızı olarak 35 yaşındaki Caniggia'yı kazandırdı.

Hakan Şükür. Galatasaray kaptanlığı yapıyor. Rıdvan Dilmen'e kırgın.

Galatasaray taraftarı. 1999 yılında kazanılan Roma maçının gururu hala omuzlarında. Avrupa Avrupa duy sesimizi diyor.

6 Haziran 2010 Pazar

(DK '10) Böyle Forma Görülmedi!


Puma, Afrika'yla özdeşleşmiş; Afrikalı takımlara her zaman biraz farklı formalar tasarlamıştır. Ancak hiç şüphesiz bu farklılığın zirvesi, 2002'ydi.

O dönemler taraflı tarafsız herkesin, Afrika'nın en iyisi olarak gördüğü Kamerun, futbol tarihinde eşine belki de rastlanmayacak bir forma giymişti. Resimde de gördüğünüz gibi, Puma'nın Kamerun Milli Takımı'na lâyık gördüğü formalar kolsuzdu!

Kamerun, bu formalarla Afrika Uluslar Kupası'na katılmış ve kara kıtadaki son şampiyonluğunu yaşamıştı. Fakat bu sıra dışı forma, birkaç ay sonraki Dünya Kupası Finalleri'nde, FIFA'nın engeline takılmıştı.


Kamerunluların Dünya Kupası için bulduğu çözüm, birer siyah t-shirttü! Formanın içine giyilen siyah t-shirtlerin sağ koluna, normalde formanın sağ kolunda bulunması gereken Dünya Kupası logosu basılmıştı. Böylelikle forma krizi aşılmış oldu. Ama ne olursa olsun, Kamerun bu formasıyla, Dünya Kupaları tarihinin unutulmazları arasına girdi.

Bu arada ikinci resmin başkahramanı olan Marc Vivien Foé'yu da anmadan geçmeyelim. Kamerunlu futbolcu, 2003 Konfederasyonlar Kupası Yarı Finali'ndeki Kolombiya maçı sırasında, sahada kalp krizi geçirerek hayata gözlerini kapamıştı.

5 Haziran 2010 Cumartesi

(DK '10) Franco'yla Gelen Şans


1954 Dünya Kupası Elemeleri'nde, 2 takımlı gruptaki rakibimiz, İspanya'dır. İspanyollara ilk maçta deplasmanda 4-1 yeniliriz. İki ay sonraki rövanşı, İnönü'de 1-0 kazanırız. Grupta iki takım da aynı puana gelir. İspanya'nın averaj üstünlüğüne karşın, o zamanlar averajın bir önemi olmadığı için, iki takım arasında bir maç daha yapılmasına karar verilir. Maç, tarafsız bir yerde yapılacaktır. O yer, Roma Olimpiyat Stadı olur.

Roma'daki maç da 2-2 berabere biter. O zamanlar uzatma, seri penaltı atışı gibi şeyler olmadığı için, Dünya Kupası'na gidecek takım, çok ilginç bir yöntemle belirlenir: Para atışı! Franco adlı, İtalyan bir top toplayıcı çocuğun yaptığı para atışı sonunda kazanan, kaptanımız Turgay Şeren olur. O para atışı, bizi tarihimizde ilk kez Dünya Kupası'na götürmüştür.

Kuzey Kore'den Forma Sürprizi!

Dünya Kupası henüz başlamadan, turnuvanın ölüm grubundaki en zayıf takım Kuzey Kore, birbirinden ilginç olaylara imza atıyor. Önce, 3 kişilik zorunlu kaleci kontenjanından birini, forvet oyuncusu Kim Myong Won ile kullandılar; sonra da kupanın başlamasına bir hafta kala, forma sponsorlarını değiştirdiler!

Uzun süredir Çinli firma Erke'nin sponsor olduğu Kuzey Kore Milli Takımı, artık İtalyan Legea'yla yola devam edecek.

Tabii şunu da söylemem lazım; bu sponsorluğun detaylarını bilmiyorum. Yani hemen mi başlıyor, yoksa kupadan sonra mı geçerli olacak; o konuda bir bilgim yok. Bilen birisi aydınlatırsa güzel olur.

Bu arada hazır Kuzey Kore'nin ilginçliklerinden bahsetmişken, kupaya katılan ülkeler arasında, maçların yayınlanmayacağı tek ülkenin de Kuzey Kore olduğunu belirtelim! Geçen gün Eurosport'ta Kuzey Kore-Yunanistan hazırlık maçının özetini izlerken, Dağhan Irak söylemişti. Ülkedeki komünist yönetimin saçmalıklarından biriymiş.

Casillas ve Valdes


Casillas 29 yaşında; Valdes 28...
Casillas, Real Madrid'in kalecisi; Valdes, Barcelona'nın...
Casillas, İspanya Milli Takımı'yla ilk maçına 3 Haziran 2000'de çıktı; Valdes, 3 Haziran 2010'da...

İki kaleci arasında çok fark var ama bu on yıllık fark da biraz çok olmuş sanki...

4 Haziran 2010 Cuma

Yeni Yazarımız: Erdem Karakuş (man in black dress)

Bir süre önce, bloga yazar aradığımı söylemiştim. Yapılan birkaç başvuru sonunda, man in black dress nickini kullanan Erdem Karakuş'la anlaştık. Yeni yazarımız hayırlı olsun.

(DK '10) Katıldık, Gidemedik!


İkinci yazım, yine 1950'den. Fakat bu kez bizimle ilgili.

Milli takımımız, Asya'dan girdiği son elemelerde, o zamanki statüye göre tek maç oynar. 20 Kasım 1949'da, Ankara'da Suriye'yi 7-0 mağlup eden millilerimiz, 1950 Dünya Kupası'na katılmaya hak kazanır. Ancak dönemin maddî imkânsızlıkları yüzünden, dünyanın öbür ucundaki Brezilya'ya gidilemez.

Böylelikle, elemelerini geçtiğimiz turnuvaya katılamamış oluruz. Ama hasret fazla sürmez. Ve...

Sonrası, bambaşka bir ilginçlik içeriyor. O da bir sonraki yazının konusu...

(DK '10) Finalsiz Dünya Kupası


Büyük kupanın başlamasına artık sadece bir hafta kalmışken, ben de bu bir haftayı, geçmiş kupalardan ilginç olayları yazarak geçirmek istedim. İlk olayımız 1950'den...

1950 Dünya Kupası'yla ilgili olarak hep şu anlatılır: "1950'deki Uruguay-Brezilya finali, kupa tarihinin en çok seyirciyle oynanan maçıdır. Maçı yaklaşık 200 bin kişi izlemiş ve Uruguay, 200 bin Brezilyalı'nın önünde kupayı almıştır."

1950 Dünya Kupası'ndaki Uruguay-Brezilya maçında, stadda yaklaşık 200 bin kişi olduu doğru. Bu maçın sonunda Uruguay'ın kupayı kazandığı da doğru. Ama bu maç, final maçı değildi! Nasıl mı?

O kupa, Dünya Kupaları tarihindeki finalsiz tek kupadır. Turnuvaya katılan toplam 13 takım; 2 tane 4'lü, 1 tane 3'lü, 1 tane de 2'li olmak üzere, 4 gruba dağıtıldı. Grup maçları sonunda gruplarını lider tamamlayan, Brezilya, İspanya, İsveç ve Uruguay, final grubuna alındı. Bu grubu lider tamamlayan, şampiyon olacaktı.

İlk iki maçlar sonunda, Brezilya 4 puanla lider; Uruguay, 3 puanla ikinci sıradaydı. Diğer iki takımınsa şampiyonluk ihtimâli kalmamıştı. Son maç gününde Uruguay'la Brezilya, Rio De Janeiro'da, yerel saatle 15.00'te liderlik için karşılaşırken; aynı dakikalarda İspanya'yla İsveç de, Sao Paulo'da formalite maçına çıkıyordu.

Uruguay, Brezilya'yı yenerek 5 puanla liderliğe yükselmiş ve dolayısıyla şampiyon olmuştu. Ancak Maracana'daki bu tarihi maç, turnuvanın ne final maçıydı; ne de son maçı...

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Almanları Lanetledik!

İki yıl önce, Euro 2008'in yarı finalinde Almanya'yla oynarken, tam 8 oyuncumuz sakat ya da cezalı olduğu için maça çıkamamıştı. Hatta oynayanlardan da ikisi (Rüştü 90 dakika, Tümer ise son birkaç dakika) sakat sakat oynamıştı. Herkes Almanya'nın, maçı farklı bir şekilde kazanacağını söylüyordu. Ama işler hiç de öyle olmamıştı. Almanlara, son dakikada yediğimiz golle 3-2 yenilmiştik.

Maçın üstünden iki yıl geçti. Şimdi Almanya, 2010 Dünya Kupası Finalleri'ne hazırlanıyor. 2008 haziranında, ilk 11'de oynayabilen 8 oyuncusundan yoksun bir takımı eleyerek finale çıkan Almanlar, 2010 haziranında, ilk 11'lerinde oynayabilecek futbolcuları teker teker kaybediyorlar!

Adler, Ballack, Träsch, Rolfes derken, şimdi de Westermann... Borges buna "Frings Laneti" diyor ama bence bu, bizim lanetimiz!

29 Mayıs 2010 Cumartesi

We Could Be The Host


Türk futbolu olarak, bir uluslararası turnuvanın daha ev sahipliğini kaybetmenin haklı gururunu yaşıyoruz. Üç kez üst üste aday olup kaybettiğimize mi yanayım, geçildiğimiz rakibimizin bu turnuvayı 3. kez düzenleyeceğine mi, bilemiyorum.

İşin trajikomik yanı, Platini o zarfı gösterdikten birkaç saat sonra, Formula 1'in patronu Bernie Ecclestone bir açıklama yapmış. Beş senedir gereken ilginin yarısını bile gösteremediğimiz F1'in patronu, Türkiye GP'si için 10 yıllık yeni sözleşmenin imzalanmak üzere olduğunu söylemiş ve eklemiş: "Türkiye'de taraftar sayısının az olduğu doğru. Ancak F1 tarihi olmayan bir ülkede geniş kitlelere ulaşmanın zaman alacağı unutulmamalı. Cumartesi ve pazar günlerini beklemeliyiz. Eminim katılım geçen seneye göre daha iyi olacaktır."

Gerçekten şaka gibi. Ülkedeki en sevilen spor dalında bir ev sahipliği koparabilmek için yıllardır koşturup bir sonuç elde edemiyoruz; ama tribün kapasitesinin 4'te 1'ini ancak doldurabildiğimiz bir organizasyonu -inşallah- 10 yıl daha düzenleyeceğiz. Üstelik bu öyle fasa fiso bir organizasyon da değil, motor sporlarındaki en büyük organizasyon!

25 Mayıs 2010 Salı

Bir Başkadır İngiliz Koreografisi...


Öyle kartonlarla filan değil; adamlar resmen t-shirtlerle, 90 dakikalık koreografi yaptılar. Helal olsun...

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Santiago Bernabeu'da İtalyanlar


Çok fazla geriye gitmeyelim. Bundan 2 yıl önce, Real Madrid'le Roma, Şampiyonlar Ligi 2. Turu'nda eşleşmişlerdi. İlk maçı kendi sahasında 2-1 kazanan Roma, rövanşı da Madrid'de aynı skorla kazanarak turu geçmişti.


Geçtiğimiz sezon Şampiyonlar Ligi'nde aynı grupta yer alan Real Madrid ve Juventus, önce Torino'da karşılaştı. Maçı 2-1 kazanan ev sahibi Juve, rakibini deplasmanda da 2-0 mağlup ederek, grup liderliğini büyük ölçüde garantiledi.


Real Madrid, bu sezon da grupta başka bir İtalyan'la, Milan'la eşleşti. İki takım, 3. maç gününde Madrid'de karşılaşıyordu. Sezon başında transfere büyük para harcayan Real Madrid, kadrosu zayıflayan Milan karşısında mutlak favoriydi. Ancak Milan, Santiago Benabeu'dan 3-2'lik galibiyetle ayrıldı.


Geçtiğimiz cumartesi günü oynanan Şampiyonlar Ligi Finali, Santiago Bernabeu'da yapıldı. Alman Bayern Münih'i 2-0 yenen İtalyan Inter, Bernabeu'da kazanan İtalyanların bir yenisi oldu.

Bir de unutmadan... İspanya'da düzenlenen 1982 Dünya Kupası'nın finali de Santiago Bernabeu'da yapılmış ve Federal Almanya'yı 3-1 yenen İtalya, şampiyon olmuştu.

23 Mayıs 2010 Pazar

Write The Future



Hayatımda izlediğim en güzel futbol reklamı... 2004 yılında yaptıkları Brezilya-Portekiz savaşı da unutulmazdı ama bu gerçekten bambaşka olmuş.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Yazar Aranıyor

Blogu açalı 9 aydan fazla oldu. Ana konu futboldu ama bazen farklı konularda da yazdım. Genellikle çeşitli sebeplerle ihmâl ettim burayı. Hayatımın geçiş dönemi diyebileceğim bir yıl yaşıyorum. Birçok şey üst üste geldi. Hâl böyle olunca, blog da dâhil birçok şeyi ihmâl ettim. Yapmamam gereken, bana yakışmayan şeyler yaptım. Sahip olduğum, ya da en azından sahip olduğumu sandığım birçok şeyi kaybettim. Belki de bunların sonuncusu olan blogu da kapatıp kapatmamayı çok düşündüm. En sonunda, blogda yazacak yeni bir yazarla (belki de yazarlarla) yola devam etme kararı aldım.

Eğer blogumda yazılar yazmak istiyorsanız, burakeken@msn.com e-mail adresine, kendinizi tanıtan kısa bir başvuru maili atın. Gelen maillere göre (tabii eğer olursa!) birkaç gün sonra bir değerlendirme yapıp, karar vereceğim. Üç gün içinde hiç mail gelmezse de, toptan kapatım gideceğim...

Not: Bu yazı, bloga yazdığım 100. yazıymış! İşe bak...
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...